Elazığ, Tunceli Gezilecek Yerler

elazığ-tunceli-gezilecek-yerler-gezenti-anne
 
Elazığ’da Gezilecek Yerlerden bahsetmeden önce gezimizin çıkış noktasından bahsetmek istiyorum…
 1930’lu yıllarda Balkan ülkeleri ile Türkiye arasında yapılan mübadele anlaşması nedeniyle balkanlarda yaşadıkları topraklardan koparılan 500 bin Türk, Türkiye’ye göç ettirilmiş. Bu Türklerden ikisi olan babaannem ve dedem, henüz 9 yaşlarında iken aynı köyden geldikleri 300 hane ile birlikte Elazığ’a yerleştirilmiş ve bu 300 hane Elazığ’ın Palu ilçesi’nde, şu an Bulgaristan sınırlarında kalmış olan köyleri ile aynı isimdeki Kovancılar Köyü’nü kurmuşlar.
 
Babaannem ve dedem evlenince kızları Ayşe’den sonra ileriki yıllarda benim doğmama sebep olacak olan babamı dünyaya getirmişler. Sonrasında üç çocukları daha olmuş, gel zaman git zaman çocuklar büyümüşler, çoğu doğduğu topraklardan uçup gitmişler…
Aradan bir kırk yıl daha geçmiş, babaannem rahmetli olmuş, dedem olmuş 90 yaşında, babam dayanmış 70 yaşına, ben yaklaşıyorum 40 ‘a, kuzularım 6 yaşında, dedemle tanışmak üzere kendi dedeleri ile birlikte uçuyorlar Elazığ’a…
 
Havaalanında bizi doğma büyüme Elazığ’lı amcam karşılıyor. Doğudaki duble yollar sağ olsun, 60 km mesafedeki Kovancılar’ a yarım saatte ulaşıyoruz. İlk akşam yenge yemekleri ve daha daha nasılsınız muhabbetleri ile geçiyor. eşim suratıma “Benim burada ne işim var” dercesine şaşkın şaşkın bakıyor, kuzular amca torunlarıyla çoktan kaynaşmış evin içinde bir o tarafa, bir bu tarafa koşuyorlar. Hava almak için çıkıyor, Kovancılar Çarşısı’nda içeride in cin çift kale maç yapılan yazlık sinemaya rastlıyoruz:)
 
Ertesi sabah kahvaltı sonrası şoförümüz amcam ile düşüyoruz yollara. İlk durağımız dedemin evi.
 
Artık ilçe olmuş Kovancılar’da apartmanlar arasında köy evi olarak varlığını sürdüren, 80 yıl önce yapıldığı kerpiç halini aynen koruyan, bahçe içinde bir ev dedemin evi… 
 
Yazlağ dedikleri geniş ahşaptan balkonda hasret gideriyoruz. Kuzular da amca torunları ile birlikte bahçe hortumunun ucunu sıkıştırıp su savaşı yapıyorlar. (bkz: 80’lerde çocuk olmak)
 
 
Güya ben onları büyük dedeleriyle tanıştırmaya, kaynaştırmaya gelmiştim, çok da umurları:)
 
Dede ziyaretinden sonra Munzur Çayı boyunca ilerleyip Tunceli’ye doğru yol alıyoruz.  Kovancılar Tunceli arası yaklaşık 70 km. Karınlar yavaştan acıkıyor, yol üstünde Göktepe Alabalık Tesisleri’nde mola verip,  Munzur manzarasına karşı güveçte sebzeli, kaşarlı alabalık ziyafeti çekiyoruz.
 
Tunceli sınırlarına girdiğimiz anda profil değişiyor. Kovancılar’da başının açık olmasını geçtim, sokakta yürüyen kadına rastlamak zorken, şu an alabalıkları götürdüğümüz restoranda insanlar kadınlı erkekli medeni bir şekilde yemeklerini yiyorlar. Alevi toplumlarda kadının hayatın içinde oluşunun ne yazık ki Sünnilerde olmayışı konusunda derin bir iç geçiriyoruz. Yemekten sonra Tunceli’nin merkezine doğru devam ediyoruz.
 
Tunceli’yi görünce çok şaşırıyoruz. Önümüze ilk çıkan şehrin yeni kurulduğu belli olan kısmı yapılaşma olarak da beklediğimizden oldukça modern. 
 
Eski şehir tarafına ilerlediğimizde daha standart bir Anadolu şehri görüntüsü ile karşı karşıya kalıyoruz. Munzur bizi çağırıyor, hemen çay kenarına inip, güzel bir kafede çayımızı yudumluyoruz.
Amcamın arkadaşlarına rastlıyoruz, onlar da bize yaz döneminde Munzur ve Pülümür Vadileri’nde çay kenarına kurulan plajlara son yıllarda yerli, yabancı turistlerin akın ettiklerinden bahsediyorlar, şaşırıyoruz. Artık dönüş vakti. Yine Munzur Çayı boyunca Kovancılar’a doğru ilerlerken Tunceli sınırlarından çıkmadan önce amcamın tanıdığı karı koca bir çiftin işlettiği ufacık bir restoran olan Asır Balık Evi’nde mola veriyoruz. Çok içten bir ağırlama, hem çayır çimen, hem tepeden müthiş bir manzara, gözlerimizin içi parlıyor. Kuzular çimlerde yavru bir köpekle oynaşıyor, masamız meyvelerle donatılıyor, kadehler doluyor… Ne mutlu bir an…
Karınlar acıkıyor, ızgara alabalık tavsiyesi alıyoruz. Alabalık yağsız bir balık, olurdu olmazdı derken, adeta bir lokumla karşı karşıya kalıyoruz. Böyle bir balıkta, böyle bir pişirme şekli ve böyle bir lezzet, pes diyoruz…
 
Hava kararıyor… Her güzel akşam gibi bu akşamında sonuna geliyoruz.
2. Günümüz…
 Bugün dedemin tarlasının bulunduğu İnik Deresi’nde piknik günü. Piknik öncesi Kovancılar’ın eskiden bağlı olduğu Palu İlçesi’ndeki kaleyi ziyaret ediyoruz. 
 

Murat Nehri ile kuşatılmış kale Urartu döneminden kalma olup, pek çok kaya mezarı, merdiveni, kitabeler ve kaya tünelleri barındırmakta… Tabi yanımızdaki 5 afacan veletle, biz bunların ancak sınırlı bir kısmını görebiliyoruz:)

Ve işte İnik Deresi’nde, uçsuz bucaksız tarlalardayız.
 
Eşim geldiği gibi amcamların çardağa tırmanıyor, kendini doğa ananın kollarına bırakıyor ve bir süre sonra ağaç yapraklarını hışırdatan hafif rüzgâr eşliğinde uykuya dalıyor. Bu arada örtüler seriliyor, domatesler doğranıyor, köz biberler soyuluyor, Ekmek fırınında pişirilmiş 5 kiloluk kurukafa balığı koca tepsisi içinde başköşede yerini alıyor. Lokum gibi balıklara gömülüyoruz. 
 Kendimi durduramıyorum, yediğim parça sayısını hatırlamıyorum, tepsiyi silip süpürüyoruz. Doymayanlar için mangalda kanat var, ama attan inip eşeğe biner miyim, hakkımı  mangalda demlenmiş taze çay keyfi kısmından yana kullanıyorum:) 
 
ELAZIĞ GEZİ REHBERİ
Piknik sonrası, kuzuları ablalarıyla papatyadan taç yaparken bırakıp amcamın arabasını alıyor ve Elazığ’a doğru baş başa yola çıkıyoruz.  Elazığ’da ilk durağımız gezilecek yerler  listesinin başlarında olan Harput… Merkezden 6 km uzaklıkta olan antik şehir Harput adeta bir açık hava müzesi. Müzesiyle, kalesiyle, camisiyle, kilisesiyle ve hatta hatta mağarasıyla oldukça turistik bir ambians ile karşı karşıya kalıyoruz.  
Tüm Elazığ’ı kuşbaşı izleyebildiğimiz kale ile başlıyoruz gezimize… Diğer sarkıt ve dikitleri de panoramik olarak gezdikten sonra merkezde otantik bir kafede 5 çayımızı yudumlayıp Elazığ merkeze iniyoruz. Kapalı Çarşı’dan pestil, dut vb. alışverişimizi yaptıktan sonra  epey uzunca, kafeleri olsun, cici bici mağazaları olsun oldukça modern bir caddede buluyoruz kendimizi. Merkezinin orası olduğunu tahmin etmemiz zor olmuyor:)Caddeyi boylu boyunca gezdikten sonra hazır baş başa kalmışken, balığa doymuş bünyelerimizin et hasretini dindirecek, iki tek atacağımız bir aile restoranı arıyoruz ama nafile. Vali içkili restoran olayını komple yasaklamış. Harput turistik idi aslında orada kesin vardır diyip tekrar Harput’a çıkıyoruz ama maalesef… Bir süre önce orada da yasaklanmış… Kaderimize razı gelip Harput’da Ensar Mangal Vadisi ve Halit Usta arasından Halit Usta’yı seçip, güzel bahçesinde şalgam suyu eşliğinde Elazığ usülü çiğ köfteyi, Adana usülü kebabı,  Antep usülü kuzu şişi lüpletiyor, yemek sonrası dönüşe geçiyoruz…
Son günümüz…
Kahvaltıda yengemin hazırladığı kavurmalı yumurtaları ve keçi peynirlerini hüplettikten sonra valizlerimizi toplayıp köy halkıyla vedalaşıyor,  yine amcam eşliğinde Keban Baraj’ına doğru yola çıkıyoruz. 
 
 
Elazığ’ın Malatya yönünde 40 km ötesindeki Keban Barajı’nın etrafında gezip görkemli manzarasında pozlarımızı aldıktan sonra hemen yakınındaki meşhur Çırçır Şelalesi’ne doğru uzanıyoruz. 
 
Heheyt yine bir alabalık tesisi! Menüde alabalık dışında hiç bir et türevi yok ama alabalığın nesi olabilirse hepsi var:) Güveci, pidesi, köftesi, ızgarası, tavası, hatta adanası:) Ben güveci deniyorum, amcam pideyi, kızım köfteyi, diğerleri ızgarayı… Pide,güveç ve köfte geçer not alıyor ama ızgara alabalık sınıfta kalıyor.  
 
Nerede ilk akşam Tunceli’de yediğimiz alabalık ızgara nerede bu:( Yanı başımızda şelale şırıl şırıl akıyor, mekan ambiansı ile kendini affettiriyor:)
 
Saatlerimiz 15:00’ i gösteriyor. Uçağımız 19:00’ da. Hazar Gölü’ne de gider miyiz, gideriz. Hadi o zaman diyoruz, Elazığ merkeze dönüyor, bu sefer rotamızı Diyarbakır yönüne çeviriyoruz. Diyarbakır yolu 25. Km de çıkıyor karşımıza göl ve etrafında bir sürü yazlık villa tarzı evlerden oluşan bir sürü site. Doğal SİT alanı olan gölün etrafında ayrıca birçok kamu kuruluşuna ait dinlenme tesisinin de bulunduğunu öğreniyoruz. Biz de Tur-Pol tesislerinde mola veriyor, göl kenarında oturup suyun insana ne kadar huzur verdiğinden bahsediyoruz… Sahil adeta uğur böceği tarlası. Bu kadar çok uğur böceği nereden ve neden gelmiş anlam veremiyoruz:)
 
Veda zamanı…
İstanbul yolcusu kalmasın… Kuzularımın 90 yaşında dedemle ilk görüşmesiydi. Son görüşmeleri olmaması dileğiyle Flypgs ‘nin camından babamın doğduğu topraklara veda ediyoruz…
 

5 Comments

  • Embiye Ülgen dedi ki:

    Yazınızı zevkle okudum, hatta bayıldım. Ben de 90’lı yıllarda Bulgaristan’dan göçü bizzat yaşamış biri olarak, bambaşka duygular uyandırdı bende bu yazı… Sayenizde Tunceli, Elazığ yöresi hakkında da fikrim oldu, hatta gitmiş kadar oldum :)…
    Saygılar, Embiye Ülgen / GezenAnne

  • Sibel Dal dedi ki:

    Merhaba,
    çok güzel ve ayrıntılı bir şekilde kaleme alarak, bize o anları hissettirdiniz.. Yüreğinize sağlık!
    İtiraf etmeliyim ki, en son 11 yaşında Tunceli’yi görmüş biri olarak sizi kıskandım 🙂 Her şeyin başı sağlık, size sağlıklı ve bol keşifli günler diliyorum.. Selamlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir